“bu birikim görmediğimiz yerlerde daima hayatımıza katkı sunuyor. çocuğa kızamık aşısı yapılıyor, çocuk kızamık olmuyor, kimse de olmayan hastalıktan kurtulma sevincini yaşamıyor. ama toplum dediğimiz şeyin kural koyabilmesi de, refah ve bilim üretebilmesi de, düpedüz yeni bir kuşağı büyütüp okutabilmesi de bu birikimin sayesinde.”
temmuz ayının sonlarında, 25 temmuz’du galiba, dışarıdaydım, eve doğru yürüyordum. hava kapalıydı, bir anda gök gürlemeye başladı ve ardından sağanak yağmura yakalandım.
yolda bir mobilyacı vardı, baktım yağmur duracak gibi değil, içeri girdim ben de. İçeride biraz tiner ve cila kokusu, köşede bir koltuk, koltukta da satıcı oturuyor. İçeri girdiğimi görünce çayını bırakıp bana doğru geldi, ben de ayıp olmasın diye girişteki masaya baktım. Ceviz kaplama, güzel bir masa, altı ya da sekiz kişilik. Adam yumruğuyla tablaya vurdu ve “Bu masa sizi gömer abi, en iyi ürünlerimizden.” dedi. Fiyatını sordum, epey pahalıydı. Birkaç dakika muhabbet ettik, sonra, eve yürürken kafama şu soru takıldı “Bu masa neden bu kadar pahalı değil?”
Yanlış okumadınız, pahalı “değil”. Çünkü o masanın o vitrinde durabilmesi için kaç kişinin çalışmış olması gerektiğini alt alta yazmaya başlayınca, insanın “bu paraya nasıl satıyorlar” diyesi geliyor. Ben biraz çabaladım ama insan zekasıyla içinden çıkılacak gibi değil. ☺
Masa muhtemelen İnegöl’de bir atölyede yapıldı. Buraya kamyonla geldi. Kamyonu bir şoför kullandı, şoför o sabah bir yerlerde çorba içti, depoya mazot doldurdu. Mazot İzmit’te rafine edildi, ham petrol tankerle geldi, tankerin sigortası başka bir yerde imzalandı. Daha masaya gelemedim farkındaysanız, hala onu taşıyan kamyonun deposundayım.
Atölyedeki marangoz tablayı kendi kesmedi, hazır panel aldı. Panel Kastamonu’da mı Düzce’de mi preslendi bilmiyorum, oralarda bir yerdedir. Panelin odunu için tomruk, motorlu testere, testerenin zinciri, zincirin çeliği, çeliğin madeni. Tutkal bir kimya fabrikasından, vidalar başka fabrikadan, cila başka birinden. (Vidalar demişken, geçen gün öğrendim ki masanın vidası, telefonunuzdaki vida ya da uçağın kanadındaki vida aynı diş standardını kullanıyor, bu standardı 1841’de Whitworth adında bir İngiliz mühendis oturtmuş, o gün bugündür kimse yeniden icat etmek zorunda kalmamış.) Zımpara kağıdının üstündeki o kum tanelerini bile birileri bir yerde üretiyor. Hangi birini sayalım?
Alt alta yazmayı burada bitirmedim. Marangozun o gün öğlen yemek yemesi lazımdı, yemeği yapan lokantacının, lokantacıya domates yetiştiren çiftçinin de. Tomruk kesen işçi kolunu makineye kaptırdığında gidecek hastane olmasa, o işi o paraya kimse yapmaz. Şoför, yükün yolda soyulmayacağına güvenmese lojistik bu kadar ucuz olmaz. Mobilyacı atölyeye havale atıyor, malın geleceğinden emin. Neye dayanarak? Faturaya, senede, en kötü ihtimalle icraya.
Şimdi işin bana asıl tuhaf gelen tarafı şu ki, ticareti yapan insanların hiçbiri birbirini tanımıyor. Basra’daki petrol işçisinin İnegöl’deki marangozdan haberi yok. Daha tuhafı, hiçbiri tek başına, bir masa yapmayı bilmiyor. Marangoz tutkal sentezleyemez, kimyager tomruk deviremez. Leonard Read diye bir Amerikalı, 1958’de, aynı hesabı bir kurşun kalem için yapmış ve demiş ki dünyada bir kalemi baştan sona tek başına yapabilecek tek bir insan yok. (“I, Pencil” adlı yazısını bir okuyun derim. Kalemin kendi perspektifinden yazılmış çok yaratıcı bir yazı.)
Peki kimse bütünü bilmiyorsa, tepede oturup emir veren biri de yoksa, bu iş her sabah nasıl yeniden kuruluyor? Fiyatlar üzerinden. Etiketteki rakam bir çeşit iletişim yöntemi. İçinde o yılki kuraklık var, navlun ücretleri var, faiz kararı var. Tutkal pahalanınca fabrika fiyata yansıtıyor, mobilyacı başka atölyeye bakıyor, ben etikete bakıp “pahalıymış” deyip çıkıyorum ve farkında olmadan Kore’deki bir kimya tesisiyle iletişime girmiş oluyorum. Milyonlarca insan birbirinin adını bilmeden, önündeki rakamlara bakarak iletişime giriyor ve ortaya kimsenin çizmediği bir düzen çıkıyor.
İktisat kitapları genelde burada durur. Bence hikayenin devamı da var. Fiyat mekanizması havada, sadece bir ürüne etki eden materyallere dayalı olarak çalışmıyor. Tapu dairesi olmazsa o masanın ağacının kesileceği ormanın ihalesini yapamazsınız. Masayı üretmek için gerekli materyallerin taşındığı konteynerin gemiye sığması dahi bir standarda bakıyor, o standardı da vaktiyle birileri oturup yazmış. Makineyi çalıştıran adamı da bir okul ve bir öğretmen yetiştiriyor. Bunların hiçbiri masanın fiyatına etki etmiyor ancak ilgisi yok gibi görünse de bir ülkede bir masanın ne fiyata satılacağını belirleyen unsurlar. Gece yarısı fabrika yangınına giden itfaiyeci de o etikette yok ama fabrika bir kere yansın, etikete ne kadar etki ettiğini anlarız.
Gerçi “etikette yok” demek de tam doğru değil, bunu yazarken fark ettim. Fişin en altında bir KDV satırı var, mazotun litresine ödediğimiz bir ÖTV var. İtfaiyecinin maaşı, tapu memurunun masası, okulun tebeşiri oradan ödeniyor. Devlet etikette var. İtfaiyeci o gece üç yangına da gitse hiç gitmese de da ödüyoruz ama neye ödediğimizi o satırdan okuyamıyoruz. Herhalde bu yüzden görünmüyor.
Bu söz konusu zemin ancak bir problem yaşandığında akla geliyor. 2021’de Evergreen’in bir gemisi Süveyş’i kapattı ve birkaç gün içinde Avrupa’da mobilya teslimatları gecikmeye başladı. Salgında Uzakdoğu’dan çip gelmedi, Bursa’da otomobil bantları durdu, bant durunca yan sanayi işçi çıkardı, işçi çıkınca mahalledeki lokantanın cirosu düştü. Lokantacının Tayvan’la hiçbir alışverişi yoktu, ülkenin adını bile duymamıştır. Ama öyle veya böyle bir iletişime giriyor ve birbirlerini etkiliyorlar.
Baştaki cümleye döneyim, bu işin içinden tek bir insan zekasıyla çıkılmıyor, çünkü akıllı olan tek tek bizler değiliz. Akıllı olan, birikmiş olan düzen. Ben buna insanlığın kümülatif zihni diyorum, daha iyi bir ad bulamadım. En yakındaki örneği şu an kullandığım dil. Türkçeyi kimse bir masaya oturup tasarlamadı, ben doğduğumda hazırdı, üstelik bedavaydı. Aspirin de öyle, söğüt kabuğu kaynatan köylüden laboratuvara iki yüz yıllık bir kimya var arkasında, eczanede birkaç lira. Ocak ayında manavda domates duruyor. Kanuni cihan padişahıydı, bulamazdı, asgari ücretli buluyor. Bunların hiçbiri bize lütuf diye sunulmadı, o yüzden teşekkür etmek de aklımıza gelmiyor. Edilecek bir muhatap yok zaten.
Bu birikim görmediğimiz yerlerde daima hayatımıza katkı sunuyor. Çocuğa kızamık aşısı yapılıyor, çocuk kızamık olmuyor, kimse de olmayan hastalıktan kurtulma sevincini yaşamıyor. Ama toplum dediğimiz şeyin kural koyabilmesi de, refah ve bilim üretebilmesi de, düpedüz yeni bir kuşağı büyütüp okutabilmesi de bu birikimin sayesinde.
Bunları söylüyorum diye düzeni akladığım sanılmasın. Zincirin ucundaki madenci o çeliğin fiyatından çok küçük bir pay alıyor, bir gemi yan yatınca kıtalar aksıyor. Ortada problemsiz bir sistem yok. Ama şu var: bu birikim hayatımıza bizim bakmadığımız yerlerden karışıyor ve onu yaşanır kılıyor. Bunu o kadar iyi yapıyor ki varlığını ancak oturup bir masanın hesabını çıkarmaya kalkınca fark ediyoruz.