İçeriğe geç

intizam: göçmen

Selamlar. Yine uzun bir aranın ardından, siyasi ve sosyal bir çalkantı nedeniyle yazmak istedim. Biraz uzun olabilir, affola.

30 Haziran günü Kayseri bir Suriyeli göçmenin taciziyle çalkalandı. Çalkalandı doğru kelime mi bilmiyorum, daha ziyade sarsıldı ya da yakıldı denilebilir. Türk halkı gerek ekonominin yarattığı gerginlikle gerek siyasi çekişmelerin ortaya koyduğu “farklılık” öbekleriyle, gerekse aşırı sağcılıkla harmanlanmış şekilde gündem edilen mülteci karşıtlığıyla birlikte patlama noktasına gelmiş olabilir mi? Yoksa, hükümetin provokasyon iddiasıyla yanıp tutuştuğu bir senaryonun gerçekliği var mı? Ben kendi açımdan bunu açıklayabileceğimi düşünüyorum. Bugüne kadar karaladığım yazılarda temel düsturum açıkça ve alelade gündelik siyaset konuşmamaktı. Bunu devam ettireceğim, değinmek istediğim nokta biraz farklı.

2015’ten bu yana dillendirilen ancak en yakın süreçte Avrupa Parlamentosu Seçimleri sebebiyle Avrupa’da da baş gösterdiğini birinci kaynaktan gördüğümüz Ortadoğu kaynaklı göçmen nüfusun artışının yol açtığı, Avrupa’da aşırı sağcılık ve muhafazakarlık, Türkiye’de ise aşırı sağcılık ve Avrupa’nın tam aksine bölge bölge din karşıtlığıyla baş gösteren siyasi buhran durumu, en çok Türkiye’yi vurmuşa benziyor. Bu mantıksız değil, zira Ortadoğulu, özellikle Suriyeli göçmen nüfusunun en yoğun olduğu Avrupa ülkesi Türkiye. Bu nüfusun belirli şehirlerin belirli mahallelerinde öbeklenmesi ve yine buralarda kendi işlerini kurmalarıyla birlikte, Türk halkında bu insanların ileride, şu an olduğunu düşündükleri problemlerden çok daha büyüklerinin ortaya çıkacağı algısı oluştu. Hepimiz biliyoruz ki Türk halkı “beka” problemleri hakkında düşünmeyi pek sever. Tüm bunlar da halk arasında Türk dili ve kültürü başta olmak üzere Türk devletine zarar vereceğine ve dolayısıyla bir önlem alınması gerektiği kanısına yol açtı. Elbette, önlem geçmişte de alınmalıydı ve halen imkânsız değil. Ancak mevzubahis eylem; insanlık dışı bir olay olduğu iddiasından sonra, taş, sopa ve bıçaklarla göçmenlere saldırmak, kamu ve insan varlıklarına zarar vermek mi? İyi düşünmek lazım.

Değerli dostlar, her eylemin bir sonucu vardır. Hükümete karşı olan nefreti, milyonlarca insana yöneltmek, bu insanlarda nahoş anılar yaratmak ve karşılıklı nefret silsilelerine yol açacak eylemlerde bulunmak, az önce bahsettiğimiz “beka” probleminin baş aktörleri değil mi? Daha önce intizam: hukuk yazısında bahsettiğim yargı problemi halen aynı. İnsanlar hukuku bir dava özelinde yahut bütünsel bir sistem olarak eleştirirken duygusal düşünerek hukukun işlemesini ve esas düzeni sağlayan unsuru, objektifliği yitiriyor. Birtakım ahlaki yargılar sebebiyle, henüz dava sonuçlanmadan, mevzuyu, kendi içlerinde muhakeme ederek sonuca varıyorlar. Fakat gerçekler ahlaki yargı içermez, yalnızca hakikati beyan eder. Hakkında ne düşündüğünüzün ne hissettiğinizin bir önemi yoktur. O dönem problemin aslı mülteciler değil kadın istismarlarıydı, şu an ise farklı bir konu. Ancak değişmeyen şey hukuka ve devlete karşı güvensizlik. Velhasıl, madem öyle, burada problemin aslının mülteciler mi yoksa başka bir şey mi olduğunu iyi düşünmek lazım.

Kayseri’deki olaylar ne ilk ne de son olacak. Daha önce aynı senaryoları 2018 Denizli, 2022 Diyarbakır, 2023 Şanlıurfa ve daha nicelerinde gördük. Öyleyse, bilinçli birer vatandaş ve daha önemlisi seçmen olduğu iddiasında olan bizler, şapkamızı önümüze koyup, bu olaylara olan yaklaşımımız doğru mu yahut aceleci mi davranıyoruz, bunu iyi düşünmeliyiz. Suriye’deki iç problemlerin başlangıç yılı 2011, biz 2024 yılının ikinci yarısındayız. Geçen 13 yılın ardından, son bir senede değişen bir şey var. Erdoğan başta olmak üzere Türkiye hükümeti Esad’a karşı olan yaklaşım ve söylemlerini değiştirdi. Hatırlayacaksınız, Ağustos 2023’te Erdoğan “Esed” ile görüşebileceklerini belirtmiş ve söylemlerinde yumuşamaya gitmişti. Tam da Türkiye’de dış politikada normalleşme politikasının 2-3 seneden sonra meyvelerini vermeye başladığı zamanlar. Yine aynı dönemde Avrupa ve ABD’ye karşı da söylemlerde yumuşamaya gidilmişti. Sondaj gemilerinin Doğu Akdeniz’den alınıp limanlara çekildiği dönemleri de hatırlayacaksınız. 30 Haziran olaylarından birkaç gün önce ise Esad ile ailece görüşebileceklerini, Suriye’nin iç işlerine müdahale gibi bir durumun söz konusu olmadığını söyledi. Hatta yıllar sonra ilk kez “Esed” değil, “Esad” dedi. İlginç. Hükümet, gelmesini istediğimiz, gelmesi gerektiği noktaya nihayet geldi. Aradan geçen 13 senede ülkeye verdikleri zarar aşikar, ancak 10 sene geç de gelse Normalleşme sürecini baltalamak ve toplumlar arasında geri dönüşü zor olan anılar bırakmak Türk çıkarlarına hizmet ediyor mu, yoksa mevzubahis “beka” problemlerine dahasını mı ekliyor? İyi düşünmek lazım.

Dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir mevzu, 10 Ocak 2024 tarihinden. Erdoğan MİT’in 97. kuruluş yıl dönümünde çok ilginç bir ifade sarfetti. Kurumun yenilenmesi, güçlenmesi ve spektrumunu büyütmesi gibi alanlardan bahsettiği sırada, yabancı karşıtlığını bir tehdit olarak niteledi ve bunun Milli İstihbarat Teşkilatı’nın radarına girdiğini açıkladı. İlginç bir detay

Velhasıl, yazıyı izzetinefis’i bir kez daha okumanız temennisiyle bitiriyorum. Tam da bu yazıyı bitirmek için yazacaklarımı içeren bir yazıydı. “devletlerin ve hükümetlerin eylemleri başarıya ulaşabilmek için kabul edilmeye ve desteklenmeye ihtiyaç duyar. kabul görmeyen eylemleri uygulayan ve sözleri kullanan hükümetler çökmeye mahkumdur. dolayısıyla bu denli önem arz eden bir husus, çıkarım çarpıtması yapmadan yahut manipülatörlerin kucağına düşmeden değerlendirilmeli ve nihai karara varılmalıdır ki, hükümetler sağlıklı birer seçilim ürünü olsun.”

Sağlıcakla kalın.

Sevgiler,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir