21. yüzyıl Türkiye’sinde, tüm Türk gençlerinin yaptığı enfes bir meşgale var: okumak. Ne güzel değil mi? Nadide ülkemiz bütün gençlerine üniversite okuma imkânı tanıyor. Anadolu’nun bir köyünden çıkan parlak bir genç İstanbul’un cafcaflı semtlerinde okuduğu üniversitesiyle caka satabiliyor. Toplumsal düzenin sağlığını çok güzel ifade eden bir olay bu. Çok güzel, o halde ne yapalım? Hepimiz üniversite okuyalım. Teknik liselerimizin içini boşaltalım ki, bu çocuklar üniversite okumadan iş hayatına atılmak isteyemeyecek kadar teknik bilgiden yoksun çocuklar olsun. Teknik lisede edinemediği teknik bilgi sebebiyle üniversite okumaya gitsin, 4 yılını boş yere harcamış olsun. Ne güzel bir şey değil mi? Temel amacı meslek edindirme olan meslek liselerimiz dahi üniversitede akademik bilgi edinme isteğiyle yanıp tutuşan gençler yetiştiriyor. Helal olsun! Bu düzen ne kadar daha böyle gidecek? Mesleki teknik bilgiden uzak yetiştirilen üniversite öğrencisi gençler, ne kadar daha bu çökmeye mahkûm sistemi sürdürebilecek? Hayırlısı.
Eğitim, yalnızca yüksek nitelikli işçi yetiştirme kurumu değildir. Toplumun, ticaretin, ekonominin ve bilumum hizmetin her kesimine işçi yetiştirme gayesi güder. Ancak Türkiye’de bu sistem böyle yürümüyor. Derdiniz ne? Çocukları istihdama daha geç sokmak suretiyle işsizliği kademeli olarak yönetmeyi mi planlıyorsunuz? Eğer plan buysa, bravo, bir neslin önemli bir kısmının iş gücüne katılmasını 5 sene engelleyerek işsizliğin önüne geçtiniz. Ancak daha büyük bir problem sizi bekliyor: Nitelikli işçi olduğuna inandırdığınız gençler, diplomalı işsizlik sorunuyla karşı karşıya. Artık işgücü piyasasında, işverenler için uygun niteliklere sahip olmayan işsiz diplomalılar var. Bu da eğitim ve istihdam uyuşmazlığını artıracak. Üniversite eğitimi planlarken işverenlerin söyleyeceklerini dinleyin. Yalnız eğitimcileri dinleyerek verimli bir eğitim planı oluşturamazsınız.
Öte yandan hızla artan öğrenci sayısı eğitimin kalitesini de olumsuz etkiliyor. Üniversitelerin pek çoğu, artan kontenjanlarla birlikte senede bin kişi mezun ediyorsa, 2 bin kişiyi okula alıyor. Akademisyenlerin bu konudaki serzenişlerine de bakıldığında, hiç kimsenin memnun olmadığı ancak ısrarla uygulanan bir eğitim politikasının sonuçlarını yaşadığımızı görmek için allame-i cihan olmaya lüzum yok. Bu sistemin sürdürülebilir olduğuna inanan birisiyle henüz karşılaşmadım. Var ise görüşmek ve tartışmak isterim.
Velhasıl, Türk üniversite eğitiminin siyasileştirilmiş yapıdan kurtulmasının, daha verimli ve bağımsız çalışabilmesi sebebiyle kalite artışı yaşayacağına, niceliğe verilen önemin ve öğrenci sayımız şu kadar oldu gibi popülist söylemlerin azaltılmasıyla akademik yeteneği yüksek olan gençlerin üniversitede dirsek çürütmesine yol açacağına, işverenlerin de taleplerinin dilenmesiyle istihdam sağlayan sektörle istihdama işçi gönderen kurumsal yapının arasındaki etkileşim artacağından verimliliğin hızla artacağına olan inancım tam.
Öyleyse herkesi üniversiteye gitmeye zorlamak ve kamuyu da bunun aşırı önemli olduğu propagandasıyla beslemek yerine, farklı yeteneklere ve ilgi alanlarına sahip öğrencilere farklı eğitim yolları sunmak daha uygun olacaktır. Meslek liselerine, güzel sanatlar liselerine verilen önemi artırarak, halk arasında itibarını da düzeltmek; sanayide çalışmanın ve sanayici olmanın akademisyen olmaktan aşağıda bir şey olmadığı, hatta bunlardan daha fazla katma değer ortaya çıkarma potansiyeli olduğu gerçeğini hem devlet içinde hem kamuda yaymak, boynunuzun borcudur. Yanlışınızdan dönün. Bu, yükseköğretim kurumlarının kapasitesini düzenlemeye yardımcı olacağı gibi işgücü piyasasının çeşitliliğini de destekler. Hayırlısı.
Selamlar,